Diyor ki Editör: Hadi, Başka Kapıya!

Merhaba... Sonunda, siz de arayıp buldunuz, Küresel Defter adlı bu blogu ve bu yazı canavarı, 'aymaz editörü'nü.
Ne tuhaf değil mi, blogumun adı? İnsana ilk bakışta, 'Küreselmiş, peh! Yerel olsa ne yazar!' dedirtecek bir ad.

Türkiye'de 'yaşıyormuş gibi yapan' benim gibi biri için, gerçekte hiç de tuhaf değil bu ad. 'Küresel' sözcüğü, içi dolu bir kavram; ne var ki, geleneğinden başka tutunacak bir ipi kalmamış, az geliş(tiril)miş bir ülke insanı için, bundan daha sıkıcı bir kavram yoktur.

Yer'Küre'miz, nasıl oluyorsa, bunca sevgisizliğe, bunca nefrete, bunca anlayışsızlığa, bunca savaşa, bunca şiddete karşın: 'Küstüm size. Dönmüyorum ben artık,' demiyor. Belki de: 'diyemiyor’.

Günümüz dünyasında 'şiddet', herkesin üzerinde söz söyleyebileceği ölçüde gündelik, sıradan, alışılmış bir konu artık. Diyelim, savaşa karşısınız ya da özgürlük düşkünüsünüz, öyle ya da böyle savunduğunuz bir yaşam politikanız ya da görüşünüz de var. Pekiyi o zaman. Şimdi, aşağıda soracağım soruları yanıtlayın da göreyim sizi...

Konuşuyorsanız: hiç kimseyi ürkütmeden, incitmeden, ötelemeden, berilemeden nasıl konuşuyorsunuz?
Yazıyorsanız: hiç kimseyi ürkütmeden, incitmeden, ötelemeden, berilemeden nasıl yazıyorsunuz?
Çiziyorsanız: hiç kimseyi ürkütmeden, incitmeden, ötelemeden, berilemeden nasıl çiziyorsunuz?

Bugün yaşıyorsanız, yaşayabiliyorsanız: hiç kimseyi ürkütmeden, incitmeden, ötelemeden, berilemeden nasıl yaşayabiliyorsunuz?
'Bu çizdiklerime, yazdıklarıma, konuştuklarıma kim nasıl tepki gösterir?' diye soruyor musunuz kendi kendinize?
Ya da: 'Çizerek, yazarak, konuşarak yaşamak istersem, kim bana ne der, ne yapar; kim ne ister benden, bana ne verir?' diye...

'Ne olursa olsun ben düşüncemde, davranışlarımda, amacımda direnirim,' mi dediniz? Öyle geldi bana... Yalnızca sizin kendi direnişiniz, acaba neleri değiştirmeye yetebilir bu dünyada?

Hiç kuşku yok: Bir insan olarak, bugüne gelinceye dek, siz de kendinizi arayıp bulmaya çalıştınız. Keşfettiniz bir şeyleri. İçinizdekilerle yüzleştiniz. Bilmediğiniz, belki de korktuğunuz birçok yanınız olduğunu gördünüz ya da fark ettiniz. Artık kendinizi 'aydınlanmış' biri sayıyorsunuz...

Birileri yakınıyor: 'Yıkılmaya yüz tutmuş eski değerler, son demlerinde.'
Sizse, çarpıtılmış dünyanızın beş duyusal, en çok da görsel kirliliği karşısında yapmak istediklerinizi yapamamanın bunalımı içindesiniz. Bırakın kendinize yakın bulmadığınız kimi küçükburjuva değerleri, özgürlükçü kimi burjuva değerlerin bile, eksen değiştirip sizin üzerinize yöneldiğini görüyorsunuz.

Biraz 'öfkeli'siyseniz... Belki de bu yüzdendir. Yalnızca mahallenizde ya da içinde yaşadığınız kentin bütün yaşam koridorlarında rastladığınız insanlara değil, giderek kendi aileniz içindekilere bile 'acıyarak' bakmaya başladınız.

Gördünüz ki, insanlararası 'yabancılaşma': diz boyu. Bırakın kendi emeğinizin, birikiminizin kendi yaşamınızı kolaylaştırmasını; bin bir uğraşla edindiğiniz deneyimleriniz bile, sizin için bir 'ayak bağı' olmaya başlamış. Artı değerlerlerinizle, farklılığınızla, bırakın ödüllendirilmeyi, apaçık suçlanıyorsunuz. Tüm iş ilişkilerinin yozlaştığı bir sistem içinde küçücük de olsa bir yer edinip geçiminizi sağlamayı ya da basit de olsa bir yaşam sürdürmeyi mi düşünüyorsunuz? Hiç düşünmeyin...
Çünkü vaktiniz kalmamıştır düşünmeye: siz, bağlı olduğunuz aile içindeki soysuzlaşmalar, yabancılaşmalar ve 'ihanetler'le baş edeyim derken, atı alanlar Üsküdar'ı çoktaaan geçmiştir.

O halde ne yapacaksınız? Eylemsizlik içinde, uyurgezerler gibi mi yaşayacaksınız? Yoksa takılıp onun bunun ardına, her söylenilene gönülden katılıyormuşçasına 'He, hı,' diyerek, özünüzü, kişiliğinizi mi örseleyip duracaksınız? Yoksa, yaşamaya, bir şeyler yapmaya karşı duyduğunuz güçsüzlüğü, can sıkıntılarını mı dillendirip duracaksınız, arada bir, zor da olsa gülümseyen bir yüze rastladığınızda? Hayır! Ya???

Yazacaksınız... Yaşadığınız her şeyi kâğıda dökeceksiniz. Kağıtların da 'iki yüzlü' olduklarını, onların da, günü geldiğinde sizi sırtınızdan vurabileceğini unutmaksızın yazacaksınız...
Yazarken 'tek sesli' değil, 'çok sesli' yazacaksınız. Yazdıklarınızı okuyanlar, sizin için, 'Çok sempatik biri!' demekle yetinmeyecekler; 'Çok empatik biri!' de diyebilecekler: öyle yazacaksınız.
Yazdıkça endişelerinizi, daha bir mi endişeleniyorsunuz: olsun!
Yazarken, özellikle 'fincancı katırlarını ürkütmek'ten, asla ve asla korkmayacaksınız.

Yazının mevsimi olur da, yazmanın olmaz. Yazın da yazacaksınız, kışın da. Belki de en çok, kışın yazacaksınız. Kışın yazarken, belki de en çok, direniş çiçeklerinin başında gelen 'kasımpatılar'ı kutsamak için yazacaksınız. Bahçenizdeki 'yenidünya'nın (maltaeriği) dallarındaki sütbeyaz çiçeklerin, siz yazdıkça daha bir sütbeyazlaştığı algısına kapılana dek yazacaksınız.

Niye 'kötüye gidiyor' birçok şey? Hedefte olduğunuzun ve birbaşına olduğunuzun farkında mısınız? Bu soruların yanıtı bilin ki, yalnızca sizdedir. Ancak kendi değerlendirmeleriniz ulaştırır sizi, doğru sorular sorma, doğru yanıtlar bulma bilincine. En tutarlı değerlendirmeyse, kâğıt üstünde yapılandır. Yazıp çizip bir şeyler karaladıkça fark edersiniz durumunuzu. 'Yaşamak istiyorsam, ricat etmek -yeni deyişle- geri çekilmek zorundayım,' demeseniz de, en azından, 'Bulunduğum yerde kalacaksam, 'hedef küçültmeliyim filan,' dersiniz.
Acılarınızı paylaşan birileri olmadığında, hedef kendiliğinden küçülmüş olacaktır. Acılarınızı üretenlere, size bunca acıyı yaşatanlara ve onlara destek olanlara 'direnme'nin yalnızca 'kişisel' bir anlamı vardır artık. Kişisel direnişinse en tutarlı, en etkili yolu nedir? Yazmak!

O halde: gidip oturun masanıza. Yazın! Yazın! Yazın! İmgeler bulun. Anılarınıza kulak verin. Kişisel deneyimlerinizi, hayal gücünüzü, saplantılarınızı, rüyalarınızı, düşlerinizi çağırın yanınıza. Kendinizinkilerle olmuyorsa, tanığı olduğunuz kişilerinkiyle çıkın yola.

Olmazsa çevrenizdeki nesneleri gözleyin: tutun onların elinden. Masa/lı/nızdaki o vazo, niçin bıraktığınız gündeki gibi duruyor yerli yerinde? Niçin alıp başını, çıkıp gitmiyor evinizden? Ellerinizle götürüp koynuna bıraktığınız geçen haftaki iki kasımpatısını sulayıp durdu elinden geldiğince ölmesin diye. Solunca atıverdiniz kasımpatıları çöp kovasına.
Ya vazoyu? Onu niye atmadınız? Atsanız bile, kırmadıysanız o vazonun kalbini, birileri gelip, çöplükteki çöplerin içinde parıldayıp duran, ben burdayım diyen o vazoyu görecek, çıkarıp alacaktır. Nerde o eski, sizdeyken size tam bağımlı olan o vazo? Derken...
Yeni mekânlar, yeni yüzler: yepyeni masa/l/lar, yepyeni aşk öyküleri ki çiçek çiçek...

Yazarkenki, en doğurgan kaynak ne midir? Ardına düştüğümüz, çoğu zaman ruhumuzu arındıracak yerde onu yakasından tutup boğmaya çalışan, ruhsal dünyamızın altını üstüne getiren 'tutkularımız'dır. Siz yazarak, tutkularınızı kurcaladıkça, o da sizin yaşam bağlarınızı, ilişkilerinizi yeniden kurcalayacaktır. Yaşam serüveninizde kapalı kalmış birçok kapıyı açmış olmakla kalmayacaksınız böylece. Açıldıkça yazılacak ve yazılarınızı umulmadık ölçüde zenginleştirecek yepyeni 'başka kapılar'la da karşılaşacaksınız.

Evet! Yetmez mi bunca söz: yeter!
Bitmez mi bu yazı burada: biter!
Der ki EditörBeyiniz şimdi size, sonsöz olarak:
Hadi! Hadi, başka kapıya!


Louis Aragon | Poetik Bakış

BİRLİKTE OKUYORUZ! PEK YAKINDA BU KÖŞEDE...

Louis Aragon: Yüzyılımızın hemen hemen tüm siyasal, yazınsal, sanatsal olayları içinde yer alan bir şair... Daha çok Elsa'nın şairi olarak tanınan, şiirleriyle birçok dünya dilinde kuşaktan kuşağa hayranlık kazanmış bir yazın büyücüsü...
Poetik Bakış: Şiiri, varlık nedeni hayat olan insanın kendisi olarak gören Aragon'un şiirlerinin dökümü...
Bahadır Gülmez: Üniversite öğrenimini Fransız Dili ve Edebiyatı dalında, yüksek lisans ve doktorasını Aix-en-Provence ve Paris'te çağdaş anlatımlar ve modern yazın alanında yapmış, yazın ve sanat alanında çok sayıda bilimsel yayınları bulunan, Türk Şiiri incelemesiyle Milliyet Edebiyat Ödülü'nü kazanmış bir profesör yazar...

Yaşadığım Günler | Kâzım Taşkent

Haziran 1997'de Yapı Kredi Yayınları'nın (YKY) 'Yaşantı' dizisinde, Kâzım Taşkent'in Yaşadığım Günler adıyla yayına hazırlamış olduğum kitabına geçmeden önce, bu 'Şeker Adam'ın yaşamöyküsünden birkaç kesit vermek istiyorum.
Şeker Adam Kâzım Taşkent'in doğum yeri ve tarihi Preveze 1894'tür; ölüm yeri ve tarihiyse İstanbul 1991'dir.

1920'de devlet bursuyla Almanya'da kimya öğrenimi görüp 1925'te kimya yüksek mühendisi olarak yurda dönen Taşkent'e Alpullu Şeker Fabrikası'nın kurulması ve işletilmesi görevi verildi; 8 ay gibi kısa bir sürede fabrikayı hizmete soktu. Bu başarısıyla, başta Mustafa Kemal ve İnönü olmak üzere, dönemin ileri gelenlerinin övgülerini kazandı. Şeker sanayiindeki 14 yıllık hizmetinden sonra 1944'te Türkiye Şeker Fabrikaları AŞ Genel Müdürlüğü'nden ayrılarak 28 yıl sürecek yeni bir çalışma alanına yöneldi. Doğan Sigorta Şirketi'ni ve Yapı Kredi Bankası'nı bu dönemin başında kurdu.
1973'te kendisine, Almanya Cumhurbaşkanı Dr. Heinemann Almanya Federal Cumhuriyeti Liyakat Nişanı'nın 'Büyük Haç' rütbesi verildi.
Yapı Kredi Yayınları, 1992'de, 'ortak insanlık mirasının ürünü temel klasik yapıtların yer aldığı bir diziye, Taşkent'in anısını yaşatmak amacıyla 'Kâzım Taşkent Dizisi' adını verdi.


Yaşadığım Günler... Taşkent'in, bir kazada yitirmiş olduğu, çocuğu Doğan'a adadığı Yaşadığım Günler'inde, 1940'tan bu yana tuttuğu notların yanı sıra, yaşamına anlam kattığını düşündüğü 4 belge yer alıyor.
302 sayfalık 6 bölüm ve belgelerin yer aldığı ek bir bölümden oluşan kitapta, bölümlerin içeriklerinin başlıkları şöyle:

1. Bölüm: Biyografik Notlar, Çalışma İlkelerim Üzerine, Bazı Anılar, Düşünceler, Yaşayarak Öğrendiklerim.
2. Bölüm: İnsanları severim, İnsanları Anlamaya Çalıştım, Hayat Bana Yapmamam Gereken Şeyleri Öğretti, Düşünmek için Daima Zamanım Oldu, İnsan Başlı Başına Bir Bilim Konusudur, Memleketim ve İnsanlarımız.
3. Bölüm: Cennet Olarak Dünyayı Bilirim, Yaşam Bilgileri.
4. Bölüm: Doğu-Batı Notları Üzerine, Doğu'nun Zenginliği ve Fakirliği, Doğu Ayrı Bir Dünyadır, Doğulu Aydın, Doğu'da Devlet ve İnsan, Batılılığın Sırları.
5. Bölüm: Politikayı Sevemedim, Politika Dişi mi, Erkek mi? Yaşamım Boyunca 'Düzen Değişsin' Sesleri Duydum, Rejimi Tutan Eller, Bizim Demokrasimiz, Toplum Üzerine, Eğitim ve Kültür Üzerine Bazı Düşünceler, İlim Hayatı Zenginleştirir, Yasa ve Politika, Uygar Olmak, Din Anlayışım, Ahlakın Değerleri
6. Bölüm: Atatürk Işığımızdı, Atatürk Düşüncesi Üzerine Notlarım.
Son Bölüm: Belgeler.

Yaşadığım Günler'in giriş kesminde, yayımladığı bu notlara ilişkin olarak şunları söylüyor Taşkent: "Bu kitap bir anı kitabı değildir... Ben bir empresyonist gibi, bendeki birikimi tuvale geçiriyorum. Hayatın içinde bu kadar uzun kalmış ve var olan her şeyle içli dışlı yaşamış bir insanın görebildikleri, genel anlayışa uymuyorsa, bu kitap gerçeği tartışıyor demektir. Ben, insan üzerinde, insanın-düşünce-duygu üçgeninin değişik açılı biçimleri üzerinde bir şeyler bildiğimi sanıyorum; ve onları başka insanlara da anlatmak istiyorum."

Taşkent'in bu kitabında sergilediği düşünce ve görüşler öylesine ilginç ki, kitabın okuru, yalnızca okumayı değil, yazmayı da seviyorsa; özellikle araştırmacı bir yazarsa bu okur, kendine yepyeni konular bulacağı ve kendini daha çok yazmaya zorlayacağı kuşkusuz.

Bakın birkaç örnek vereyim de görün, öyle mi değil mi?
Doğu'da, çok akıllı olmak da, çok budala olmak da başa derttir. Çok varlıklı olmak da, çok yoksul olmak da.
Doğulu, kendinin de, başkalarının da uşağı olabilir.
Doğu'da gencin budalası çeker, akıllısı çektirir. İhtiyarlarınsa budalası çektirir, akıllısı çeker.
Doğulu dostlukla en ileri insan olabilir, ama düşene fenalık yapmakta da en ileriye geçebilir.
Doğuluya, düşmanları kadar yakınları da rahat vermeyebilir. Bu nedenle, rahatını onu hiç tanımayanlar arasında aradığı da olur.
Doğu'da, iç rahatlığına ve zenginliğine kavuşturan bilgilerin başında uşaklık edebilme bilgisi gelir.
Doğulu eskiden düşünür ama söylemezdi. Böyle bir gereksinme duyarsa harekete geçerdi. Şimdi düşünmüyor ama söylüyor. Çenesi açıldı. Düşünme gereksinimi duyarsa, düşünmeyenleri harekete geçiriyor.
Doğu'da, güçsüzlerin arkasına sığındığı adam eşkıya derler.
Doğulu eser vererek değil, başkalarını ve özellikle kendisine karşı olanları kötülemekle, kişilik kazanmaya çalışır.
Doğu'da yaşayan ölüler için de mezarlıklar gerekir...

Yazımı, Taşkent'in şu değerlendirmesiyle noktalıyorum: Bütün dünyada yobazlığın ortak niteliği bilgisiz olmaktır. İnanması için anlaması gerekmez ve inandığı şeyin yanlış olabileceğini hiç bir zaman düşünmez. Doğu'da, bunların yanında bir de bilgili yobazlar vardır. Bildiklerini nasıl uygulayacaklarını bilmezler. Doğu uygarlıkları en çok onlar tarafından çelmelenir.

Shakespeare'den Soneler

'Var olmak mı, yoksa olmamak mı, bütün sorun bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel,
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
Yoksa direnip bela denizlerine karşı
Dur, yeter! demesi mi?'

Ne dersiniz?

Blogdaş İnci'nin, İncinin Günlüğü adlı blogunda yer alan blog yazılarının en yenisi: Shakespeare'den Soneler'den bir alıntı bu.
Nâzım Hikmet'ten Murathan Mungan'a birçok ünlü Türk şairinin yanı sıra, Aragon, Neruda gibi ünlü yabancı şairlerin şiirlerinden seçmeleri de içeren İncinin Günlüğü'nde, blogdaş İnci'nin kendi yazıları ve öyküleri yer alıyor.

İncinin Günlüğü'nde, sevilerek okunan yazılar arasında bulunan ilk beş yazı şunlar:

19 Mayıs 1919
Duygusal Şiirler I | Aşk
Çocukların Sayfası | Anneler Günü 3
Bir Anı | 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi
Işık Çiçekleri

İncinin Günlüğü'ndeki yazıların ilki, 02 Şubat 2010'da 'İnci Çiçeği' başlığıyla yayımlanmış bir şiir.
İlk yazıdan bu yana toplam 4320 kez görüntülenen günlüğe, bugüne dek, bazıları yabancı ülkelerden olmak üzere 1886 konuk uğramış. Bu konuklardan 27'sinin ABD'li, 24'ünün Alman olması da hayli ilginç.

Google Friend Connect sistemi içinde, 5 izleyicisi bulunan İncinin Günlüğü, okunması kolay, tasarımı sade bir blog. Küresel Defter, okurlarını bu blogu okumaya çağırırken, ilerde blogun yazarı İnci'yle yapacağı söyleşinin haberini şimdiden duyurmak istiyor.

Vurabilir misiniz Bir Atmacayı Söğüt Dalında?

"Bir garip yavru kuş idi, bir söğüt dalına konmuş idi... Dalda bir kuş, dağda bir söğüt, yuva edinmiş idi birbirini. Sarmış sarmalamış idi söğüt kuşu... Ağaç mutlu, kuş da söğütten hoşnut idi...
Yıllar yılı büyüdü yavru kuş... Kuş oldu, güvercin oldu serçe oldu, kendi oldu, başkası oldu..."

Böyle başlıyor blogdaş Ferkul'un 'Şiirimsiler' adlı blogundaki, 'Vurabilir misiniz Bir Atmacayı Söğüt Dalında?' başlıklı 23 Ekim 2010'da yayımladığı en son blog yazısı. Masalsı bir anlatımla yazılmış olan, küçücük masum bir yaratıkken, zamanla saldırgan bir atmacaya dönüşen bir kuşun yaşam serüveninin yer aldığı yazı, sonundaki 'Atmacanın suçu neydi?' sorusuyla, başlangıçta bir 'dinleyici' konumundaki okuru, elinden tutup bu serüvenin içine sürüklüyor.

Google Connect sistemi içinde, bugünkü durumuyla 33 izleyicisi bulunan Şiirimsiler'in birçok ülkeden okuru var. 2007 Mart'ından bu yana blog yazmayı sürdüren blogdaş Ferkul, ilk blog yazısını, 'Ne Kadar Gülümsersen' başlığıyla 27 Mart 2007'de yayımlamış.

'Gülümse… Hayatın kıyısında kalmış olsan da… Yapabildiğin en güç şey olsa da gülümse… Başarmak için henüz geç değil… Geç kalmışlıktan çok başaramamak yıkar insanı... Yolun sonunda bir tek ışık olsa da gülümse hayata…' sözleriyle başlayan bu ilk blog yazısının sonunda yer alan umut aşılayan sözler, 4 yıldan bu yana blog yazan Ferkul'un "bu dünya"ya bakarken, nasıl bakmamız ve neleri görmemiz gerektiğini çok iyi vurguluyor:

"Yeniden başlamak için, kendin için bir bak güneşe… Sen ne kadar yakınsan...
O kadar yakındır sana gökyüzü…Ne kadar gülümsersen o kadar güzelsin çünkü…"

Şiirimsiler'in alt başlığında, 'Yıllar oldu. Yazıdan, şiirden uzak... Yazmanın yaşamaya denk olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden.. Şimdi Şiirimsiler adlı bu sayfayla bir merhaba demek istiyorum umuda...' diyor Ferkul.
Anlaşılan, 2007'den bu yana, şiir, deneme, günlük gibi birçok yazın dalında, kendi çekimi olan fotoğrafları da içeren 200'ü aşkın yazısıyla pek çok kez 'merhaba' demiş Ferkul 'umuda'. Yalnızca umuda değil, biz okurlarına da...
Küresel Defter de, okurları adına alıyor "merhaba' selamını Şiirimsiler'in. Kolay gelsin diyor yazarı Ferkul'a.

İlerde blogdaş Ferkul'la söyleşilere de yer verecek olan Küresel Defter, okurlarına, Şiirimsiler'i okumaya hemen başlamalarını öneriyor. Dünyaya 'yazının tadıyla' bakmayı sevenler, Şiirimsiler'i çok beğenecekler.

Şiirimsiler'de yer alan son 5 blogun başlıkları şöyle:
1. Su Balesi
2. Yeni Yıl, Yinelenen Bir Yaşam
3. Tam Zamanı
4. Dedim_di
5. Bayramları Bayram Yapan

Aragon, Dostu Breton’dan Niye Koptu?

Aynı ya da birbirinin güneşini kesmeyecek türde dünya görüşünü paylaşıp da yolları ayrılanların yaşadıkları ya da yaşayabilecekleri ‘ayrılık hüznü’ olacak bu yazımın konusu. ‘Düşünce dostluğu’ diyebileceğimiz bu dostluğun, hiçbir zaman başka dostluklara benzemediğini göstereceğim size. Uğraşa didine, eleştire tartışa kurulan bu dostlukların, sıradan dostluklar gibi, eften püften nedenlere bel bağlamayacağını biliriz bilmesine. Başlangıç nedeni ne ölçüde ‘ağır’sa bir dostluğun, bitiş nedeninin de o ölçüde ‘ağır’ olacağını ummak elbette gerekir.
Bin bir emekle kurduğu bir dostluğu kim bitirmek isteyebilir? Böyle bir dostluğu bitiren, nasıl katlanır, öylesi bir dost yokluğuna?
Bir ipucu vereyim mi şimdiden size?
Vereyim: böylesi dostlukların bitiriliş bedeli, dostluk sürerken ödenir. Hem de, inceden de ince bir yolla yapılır bu ödemeler...

Evet. Yazık ki, böylesi dostluklar bile, günü geldiğinde sona erebiliyor. Öyleyse, ‘dostça yaşamak’ dediğimiz şey, yaşadıklarımızdan daha ‘farklı’ demektir. Ya da, onu yaşarken düşündüklerimizden daha ‘fazla’ bir şey olsa gerek, şu düşünce dostluğu.

Sıcağı ve pırıltılı ışığıyla bizi kendine âşık eden Güneşi düşünün. Ona doğrudan baktığınızda, gözünüz körleşiverir ansızın, kamaşması bir yana. Bu durumda, çevrenizde ne yana ve neye baksanız, gördüğünüz şey, yalnızca simsiyah bir ‘karanlık’tır.

Oysa, her sabah pencerenize gelip evinizi ısıtan ve ışıtan, akşam olunca da, sessizce, ama sizden ayrılmanın hüznünü bildirdiği turuncu rengiyle çekip giderek evine kapanan Güneş, yine o Güneştir. Aybaşı geldiğinde, kapınızın önüne, bir kez olsun, herhangi bir ‘ısıtma’ ya da ‘ışıtma’ faturası bırakmamış olan Güneşi düşünün bir.
Sonra da, yaşadığınız ‘düşünce dostlukları’nı...

Şu tür dostluklar da, büyük ölçüde benzeşir düşünce dostluklarıyla: Doğrudan yaşamınızı da, düşüncelerinizi de paylaşmayan, ama uzaklarda bir yerlerde yaşayan, size yalnızca ‘sevgi +saygı’yla bağlanmış, sizin bir ‘iyilik meleğiniz’mişçesine halinizi hatırınızı, durmadan yorulmadan, herkesten fazla soranların dostluğu. Düşünce dostluklarında, zaman sonra, anacık babacık günleri geliverdiğinde, elde olmayan kimi nedenlerle yüz yüze bakamama ya da birbirinden kaçma gibi olası olumsuzluklar dikkate alındığında, ‘iyilik meleğiniz’in dostluğu, düşünce dostluğunuzunkine oranla daha da üstündür. Yaşayanlar bilir, diyelim. Geçelim.
...
Şair Louis Aragon’la André Breton arasında yaşanmış olan, dünya yazınına kazınarak yazılmış, anılmaya değer bir dostluktan söz edeceğim şimdi size.
Dönemin etkinliklerinin içinde birlikte yer alan bu iki dostun da dostluğunu kazanmış olan Sarane Alexandrian anlatıyor. Dinleyin bir, bakalım:

Breton, ortak otomatik yazı seansları organize ediyordu. Evine her defasında değişen beş altı kişi çağırıyor ve genel bir sohbetle işe ısınıyorlar, bazen Hugo’nun ya da Baudelaire’in şiirlerini yorumluyorlar, bazen de birbirlerine gördükleri rüyaları anlatıyorlardı; sonra sessizlik başlıyor, herkes bir köşeye çekiliyor ve hızla başından geçeni yazmaya başlıyordu. Bir tür bulaşıcı olguydu bu. Esini azalana yanındaki kişi yardımcı oluyordu; oto-hipnoz birinden ötekine geçiyordu. Seans bitince herkes yüksek sesle, yazdığını okuyordu...

Dönemin bu etkinliğiyle coşan Aragon, sunumunda ‘André Breton’a’ yazılı, ‘Gececi’ adlı bir şiir döktürür. İçinde 1925-26 yıllarına rastlayan şiirlerin yer aldığı Şiirin Yazgıları’nda yayımlanan bu şiirin dizeleri şöyledir:

‘uçuştular kuşkular
ormanda çalılıkların içinde
takılıp kaldılar yelkenlere
güzel kokusunda gecenin
cam parıltıları yıldızlar

gör bak
çatılara oturmuş kuşlar’

Adına, böylesine ince bir şiir yazılan Breton, yıllar sonra kendisiyle yapılan bir söyleşide eski dostu ve yol arkadaşı Aragon’dan söz ederken şunları söyler:
Aragon bizden farklı karakterde ve oluşumda birisiydi. François Villon’u modern şairler üzerinde tutar ve çağdaş şairler içinde de Alcools’un yazarı Apollinaire’e ve Odes ve Prieres’in yazarı Jules Romains’e ayrı bir önem verirdi.
‘Aragon’un bu bakışı, dönemin özgün düşüncesi miydi?’ diye sorulduğundaysa şunları söyler Breton:
'Aynen öyleydi. Onun o olağanüstü yol arkadaşlığını yeniden görüyor gibiyim. Paris mekanları, en anlamsız olanları bile, onunla geçtiğimiz her yer, birden romansı bir mucizeyle yeniden canlanıyordu. (...) Paris Köylüsü’nden önce bile, Anicet gibi bir kitap, bu zenginliğin anahtarını sunar. Hiç kimse, tuhaf bir güzelliği bütün biçimleriyle böyle bulup ortaya çıkaramaz; hiç kimse, kendini, bir kentin gizli hayatı hakkında böyle baş döndürücü hayallere kaptıramaz. (...)
Aragon sersemletir insanı, kendisine karşı da öyledir. O yıllarda her şeyi okumuştu gerçekten. Her şeyi kanıtlamaya hazır belleği, birçok romandaki karmaşık olay örgüsünü rahatça ortaya çıkarırdı. Benzeri olmayan bir zihinsel hareketliliğe sahipti ve belki de bu yüzden fikirlerinde oldukça büyük bir gevşeklik ama aynı zamanda da etkilenmeye yatkınlık vardı. Coşkulu biriydi ve kendisini hiç esirgemeden dostluğa girişirdi. Kendisi için tek tehlike, o çok fazla olan beğenilme arzusuydu. Çakmak çakmak biriydi.'

Yıllar sonra kendisine, eski dostu Breton’u soranlara, bakalım Aragon neler söylemiş:
Öyle karşılıklı söyleşmiyorduk biz. Dünyanın en iyi dostlarıydık. Şunun öneminin farkına varmak gerekir: Dostluğumuzun özünde kesimlikle ‘yazınsal’ olan şey yatmıyordu. Benim ya da onun yaşadığı olaylar birbirimizin zevklerine, düşüncelerine karışıyordu. Coşkulu insanlardık bizler ve keşfetmeye tutkunduk. Bizim hayatımız bir keşifler hayatıydı.

1930’lu yıllara gelinen Batı Avrupa’da ‘tarih’ birdenbire ‘hız’ kazanmıştır. 1933’te Hitler şansölye olmuştur. İspanya’da iç savaş başlamış; Paris’te güçlenen aşırı sağ karşısında Halk Cephesi oluşmuştur. Büyük açlık, Sovyetler’i kasıp kavurmaktadır.
Dönemin bu olayları ve daha sonra ülkesinin de işgal edilmiş olması Aragon’u çok etkiler.

Aragon’un, dostu Breton’la olan bağlarını tümüyle koparması, kendisinin Marksçılığa iyice yönelmesinden sonra başlar. Bu bağı koparışta, politik nedeninin yanı sıra yazınsal nedenleri de vardır Aragon’un. Şiirde ‘bir ses arayışı’na giriştiği bir dönemde, Breton’la birlikte olduğu gruptan gelen eleştirileri yanıtlamaktan, yapacağı işlere zaman bulamamıştır.

Aragon’un, dostu Breton’dan kopuşunu ve bu kopuşun hüzünlü görüntüsünü, aşağıdaki olaydır belki de en iyi anlatan. Okuyup görelim...

Yıl 1931’dir. Aragon, içinde şu dizelerin de yer aldığı ‘Kızıl Cephe’ adlı bir şiir yazar ve yayımlar:

‘ üzerinde şişeler dizili halılar serilmiş yerlere
rahat etmesi için aristokrat kıçları
ve çarpmaması için hayatın güçlüklerine
...
ateş, L éon Blum’a!
Boncour Frassard Decat’a ateş!
ateş, sosyal demokratların bilgiç ayılarına
ateş! ateş! ‘

Yayımladığı bu şiir aracılığıyla ‘insanları öldürmeye teşvik etmek’ ve ‘anarşizm propagandası yapmak”la suçlanan Aragon’un hemen tutuklanmasına karar verilir. Dostu Breton başta olmak üzere, zamanın aydın ve sanatçıları ‘şiirsel ifade özgürlüğü’nü savunarak Aragon’a sahip çıkınca, olay büyümeden kapanır. Oysa, ilerde 1932’de Breton’dan da kopmak üzere, bu gruptan ‘çoktaaan’ kopmuştur Aragon.

‘Hangi Aragon bu Aragon?’ diye soranlar olabilir şimdi bana. Doğal karşılarım bu soruyu...

Dünyaca ünlü kimseler üzerine yapılan insani içerikli araştırmalar, kolay yapılmıyor. Yığınla belgeyi karıştırıp, yığınla insanı dinlemek gerekebiliyor çoğu zaman. Bir de, üstüne üstlük, bu araştırmalar, dilimize, bazen geç çevriliyor, bazen de hiç çevrilmiyor. Aşağıda bu yazıma kaynak olarak gösterdiğim yerel araştırmanın değerini bilenlerimizin ya da sezebilenlerimzin sayısı kaçtır acaba?

Pardon! Veriyorum yanıtı. O Aragon, hangi Aragon mudur efendim?
Verin izni, anlatayım şunları size bir bir:
1963’te yayımladığı Elsa’nın Mecnunu adlı uzun şiir-romanının esinini, bir Bedevi efsanesi olan Leyla ile Mecnun’dan almış;
Bu yapıtını kaleme almadan önce, Arap edebiyatını, Arapçayı ve İslam dinini yoğun olarak araştırıp yorumlamış ve kendi Marksçı düşüncesine uyarlamış;
Yine bu yapıtıyla, o dönemde bağımsızlık savaşı veren Cezayir Direnişi’yle simgesel bir dayanışma örneği vermiş;
Yazdıkları arasında ‘Mutlu Aşk Yoktur’ adlı bir şiir de bulunsa, yaşamı boyunca insana, insanın yarınına ve en çok da ‘insanın mutluluğuna’ inanmış;
Ve adı Aragon konmuş, bir başka Aragon vardı da, benim bundan haberim... Pardon, Dünya'nın bundan haberi mi olmadı yoksa!

[Kaynak: Luois Aragon – Poetik Bakış, Bahadır Gülmez, Dünya Kitapları – Akkor Kitaplar, İstanbul-2004.]

Artık, Ölülerimiz de Bir Arada Tutamaz Bizi

21 Ekim 2010 tarihli Cumhuriyet’in Kitap ekindeki Osman Akınhay imzalı bir kitaba ilişkin söyleşi yazısını okurken, kitabın adını görür görmez, ‘Tamam,’ dedim, ‘bu konu da yazılmış: yine geç kaldın oğlum!’
Ne miydi kitabın adı? Şuydu: Ölülerimiz Bir Tutar Bizi
Yayımlanan söyleşinin başlığını vereyim ki, bu yazıma göz gezdirecek kimi okurlarınkiyle örtüşüversin şu an aklımdan geçenler: 78’liler artık birlikte yürümüyor.
Söyleşiyi gerçekleştirip yayımlayan Erdem Öztop, söz konusu daha baskıya gitmeden okuma olanağı yakalamış kitabı. Yazar eski bir dostuymuş çünkü. Altı sütün tutan söyleşinin girişinde: 'Ölülerimiz Bir Tutar Bizi adlı romanında 78 kuşağından bir kahramanın, gelecek kaygısını, bir kadının gözlerinin içine bakarak yol alışını anlatıyor Akınhay,’ diyor.
Söyleşideki ilk soruda, önceki kitaplarıyla ve özelikle de, ’78 kuşağının yaralarına yaralı bir gözle baktığı’, adı Gün Ağarmasa olanla bir karşılaştırma yapmasını istiyor Öztop, yazar Akınhay’dan.
Bakın ne diyor yanıtında Akınhay:

Gün Ağarmasa ile Ölülerimiz Bir Tutar Bizi, birbirleriyle akraba metinler. Aradaki fark şu: ilki, geçmişle bugün ekseninde ilerlerken, daha çok geçmişe çeviriyor gözünü; ikincisiyse, geçmiş zamanda daha fazla eğleştiği halde, bugüne baktığında, ‘Bir gelecek olacak mı, olacaksa kimin elinden?’ sorusunu uyandırmayı dert ediniyor. Buna bağlı olarak, geçmiş yüceltmesi yapmanın, haklı bir mitosu yerle bir edeceği endişesi üzerinde duruyor, ki günümüzde, özellikle referandum öncesi yapılan ve sonrasında hâlâ süregiden sert kapışmaların da gösterdiği gibi, 1960’ların ve 1970’lerin devrimcilerinin bir blok olarak, aynı safta, barikatın aynı tarafında bir arada durmaları artık hiçbir şekilde mümkün değil. Bunun sebebi de sınıfsal elbette.

Ertop’un, Akınhay’la yaptığı bu söyleşinin içeriğinden çıkardığı iki ara başlık var ki, okuyana dudak uçuklatır. ‘Geriye Kalan Son İplik, Ölülerimiz’: bu ilki başlıkların. İkincisiyse şu: ‘Devrim Yakın Gibiyken Aşk Öne Çıkarılmaz’.

ErdemÖztop’la Osman Akınhay arasında geçen söyleşinin temelini oluşturan Ölüler Bir Tutar Bizi adlı kitabın, 148 sayfa olarak Agora Kitaplığı’nda yayımlanmış olduğunu belirttikten sonra, şimdi ‘Artık Ölülerimiz de Bir Arada Tutamaz Bizi’ başlığıyla yayımladığım bu yazımın ‘özü’ne geçeyim diyorum.

Aklı başında insanlar, geçmişti, tarihti, evrimdi, devrimdi diyerek, toplumsal sorunlarla cebelleşirken, sıradan insanlarımız acaba neyle uğraşıyorlar? Bir de ona bakalım. Yalnız, ona bakmadan önce şu soruyu da soralım kendimize: 'Aklı başında insanların, böylesi toplumsal uğraşlarının, acaba sıradan insanların eşlerinin koynunda rahat uyuyabilmelerine hiç mi yararı yok?'
...
Evet: Artık ölülerimiz de bir arada tutamaz bizi.

Şimdi, bu yazımın başlığını ben, neden ‘Artık Ölülerimiz de Bir Arada Tutamaz Bizi’ koydum?
Anlaşılmıştır, umarım...

Kalbi Kırık Kupa

Kırık Kupa'Yıllar önce...' diye başlayabilirdi bu öykü. Öyle başlamasın da şöyle başlasın: 'Yaklaşık 10 yıl önce, İstanbul Maltepe yöresinde Mavievler adlı bir mahallede 'sürgün bir yaşam' sürdüren bir adam vardı...' Hadi bakalım, öyle başlatalım.

Yaklaşık 10 yıl önce, İstanbul Maltepe yöresinde Mavievler adlı bir mahallede 'sürgün bir yaşam' sürdüren bir adam vardı... O yöreye mi sürgündü adam? Niçin sürgündü? Yoksa, bir 'gönüllü sürgün' müydü adam?
Aradan bunca yıl geçtikten sonra, bu sürgünün ardından iki ayrı sürgün daha yaşandıktan sonra, ne bu soruların, ne de yanıtlarının bir önemi var.

O gün telefonla aradı adamı küçük kardeşlerinden biri. Bu küçük kardeş, o yıllarda, Üsküdar'daki bürosunda mali danışmanlık işiyle uğraşıyordu. Uzun süreden beri, ne yüz yüze, ne de telefonla görüşme yapmışlardı.
Bu küçük kardeşle, her zaman 'iyi kardeşim' olarak andığı, aynı yaşta bir başka küçük kardeşi daha vardı adamın.
İlk küçük kardeş, açtığı telefonda, iyi kardeşi kastederek, 'Ağabey, bu adamın eşi, iki çocuğunu da alıp, terk edip gitmiş evi. Ailemizin bir büyüğü olarak, bu konuyla ilgilenmen gerekmez mi? Nedir görüşün?' dediğinde adam, 'Ben onlar, daha evliliğe adım atacakları sırada, görüşümü söylemiştim. Ne değişti? Hiçbir şey. Bugün, onların bu yeni durumu üzerine söz etme hakkı olan birileri varsa, ancak nikâh günü onların yanında olanlardır. O gün onların nikâhında tanık olanlardan biri de senmişsin. Bu yüzden, ailedeki bu yeni durumu ele alıp, yapılabilecekleri yapması gereken sensin, ben değilim,' der.

'Peki,' der küçük kardeş, 'sen kendin nasılsın ağabey, uzun süre geçti görüşmeyeli?'
Adam, 'Eh işte! Bildiğin gibi, herhangi bir değişiklik yok.'
Küçük kardeş, 'Bugün görüşebiliriz istersen, buluşur ineriz Maltepe'ye?'
Adam, 'Olur, buluşalım.'
Küçük kardeş, 'Ordayım bir saat sonra gelip alırım seni. Tamam mı?'
Adam, 'Tamam...'

Küçük kardeş, gelir otomobiliyle bir saat sonra. Caddeden aşağıya bağırır: 'Hadi ağabey, gel, gidelim!'
Giderler, varırlar Maltepe'ye. Oturup bir şeyler atıştırırlar önce. Ardından, kıyıda biraz dolaşmaya karar verirler. Birçok alışveriş merkezinin, sinemanın ve tiyatronun bulunduğu uzun birleşik mekânın önünde bakına bakına yürürler.
Paşabahçe mağazasının vitrinine bakarlarken, küçük kardeş, 'Gel içeri girelim, içerde bakınalım. Hava soğuk biraz,' der. Başlarlar, birkaç kattan oluşan mağazanın içinde dolanmaya.
Küçük kardeş, bir ara durur, kupaların sergilendiği kesimde. Kupaların bazılarını yerinde okşar, bazılarını da eline alır. Evirir, çevirir. Derken kupalardan birini, adama gösterir, 'Nasıl bu, güzel değil mi?'
'Evet,' der adam 'Çok güzel!'
Küçük kardeş, 'Beğendinse, iki tanesini alacağım bu kupaların. Biri senin olur, biri benim. Sana konuk geldiğimde, birinde sen içersin kahveni, öbüründe ben. Ne dersin?'
Adam, 'Sevindirirsin beni. Ama, biraz pahalı değil mi bunlar.'
Küçük kardeş 'Varsın olsun. Yakışır sana. Bak üzerinde The JUNGLE BOOK yazıyor. Book'un, kitap anlamına geldiğini biliyorum. Ama Jungle'ı bilmiyorum. Ne demek Jungle?'
Adam, 'Jungle, orman demek. Orman Kitabı demek oluyor ikisi bir arada.'

Kupanın üzerinde, © Disney imzalı bir çizgi resim vardır. Resmin sol kesiminde 4 maymun bulunmaktadır; sağ kesimindeyse The JUNGLE BOOK yazısı ve bu yazının 'K' harfin alt ucuna şortu takılmış baş aşağı duran, Tarzan'ımsı bir küçük çocuk...
Dört maymunun biri yerdeki kütüğe vurarak ritim tutarken, öbür üçünden biri açıkta ve tek başına; kalan ikisiyse, karşılıklı dans etmektedirler. Açıkta tek başına dans eden 'baba maymun', karşılıklı dans edenlerden biri 'ağabey maymun', öbürü 'küçük kardeş maymun' olmalı. Onlara ritim tutansa, 'anne maymun'.
'K' harfine tepesi üstü asılı duran çocuk da, ormanın insan kahramanı bir 'küçük Tarzan' olabilir.

Küçük kardeş, alır iki kupayı. Gider kasaya, bir hediye paketine sardırır ve öder parasını kupaların. Verir paketi, ağabeyinin, pardon adamın eline. Adam, teşekkür eder, hediye için. Birlikte çıkarlar dışarı.

Dışarı çıktıklarında, küçük kardeş, çıkarır cep telefonun bürosunu arar. Bir şeyler konuşur.
Döner hemen adama, 'Ağabey, hemen benim büroya gitmem gerekiyor. Seni bırakayım evine, ben de büroma gideyim...'
'Tamam,' der adam.

Evin bahçe kapısına geldiklerinde, adam, 'Gel, 10 dakika kalıver. İlk kahvemizi içelim şu güzel kupalarımızdan,' der. Küçük kardeş, hiç vaktinin olmadığını belirterek, basar gaza çekip gider.

O günden sonra, yaklaşık 10 yıl geçmiş, adam sürgündeki o evinden sonra iki ev daha değiştirmiştir. Küçük kardeş, adamın hiçbir evine, hiçbir zaman gelmemiştir kahve içmeye.
...
Geçen gün şimdiye dek yaşamadığı tuhaf duyguya kapılan adam, yaşamının, sürgündeki son yalnızlık günlerini yaşadığı kaygısıyla, sevdiği insanları son kez aramayı, buluşup karşılıklı birer kahve içmeyi koyar aklına. Adamın ilk arayacağı ve evine çağıracağı kişi, kendisine, yıllar önce iki kupa hediye eden küçük kardeşi olacaktır.

Adam koşar mutfağa, yıkanmış durumdaki iki kupayı alıp yeniden yıkar ve iyice parlattıktan sonra, şekerliği ve içi yarı dolu 'gold kahve' kabını da alarak, hepsini yerleştirir salondaki yemek masasına...
Geçer oturur bu görüntünün karşısında yer alan sandalyelerden birine.
Tam, ‘Oldu galiba,’ diyecekken, ‘Hayır,’ der ‘bir eksiği var bu görüntünün’.
Koşar, gider alır bir boş kâğıt. Yazar üstüne ezberindeki dizelerden birini: ‘Bir ağaç gibi tek ve hür. Bir orman gibi, kardeşçesine. –Nâzım Hikmet’
Adam, çalışma odasındaki cep telefonunu almaya gideceği sırada, kapı zili çalar. Gidip açar adam kapıyı, bir kız çocuğu çıkar karşısına. 'Annem,' der çocuk, 'üç baş soğan istedi,' der.
Adam, 'Peki,' der, koşar içeri. İstenen soğanları alıp vermek için, girer mutfağa. Soğanlıkta yalnızca üç baş soğan kalmıştır. Gülümser adam, ansızın. 'Çaktırma,' der içinden. Alır üç baş soğanı. Koyar onları küçük bir poşete...

Tam salondaki yemek masasının yanından uçarak geçerken adam, soğanların bulunduğu eli yemek masasının kenarına çarpar. Soğanların ikisi, gider iki kupaya çarpar. İki kupa masadan yere düşer: 'Çaaat! Paaat! Kıllink... Kıllink... Kıllink!'

Adam, bakmaz kupalara, toplar soğanları. Gider kapı önüne, verir çocuğa onları. Çocuk, teşekkür eder ve koşarak iner bahçedeki merdivenleri.

Adam, gelir içeri. Bakar yerdeki kupalara. Biri yanından kırılmıştır, kopan parçası yanı başındadır. Öbürününse yalnızca tutamağının üstü çatlamıştır.

Toplar adam, biri kırık, öbürü çatlak iki kupayla kopan parçayı.
Tutamağı çatlak olanı inceler. Tutamak, zorlanmadıkça kupanın gövdesinden ayrılacak gibi görünmemektedir. Tutamak zorlandığında, çatlayan yerden hoş bir 'çıt,' sesi duyulmaktadır.

Kırılan kupayı ve parçasını alır adam. Yerleştirir devetüyü rengi halıfleksin üstüne onları. Gider alır fotoğraf makinesini. Gelir, ayarlar çekim düzenini, basar deklanşöre...
Değiştirir kupayla parçasının konumunu birkaç kez...
Her defasında yeniden basar deklanşöre adam: 1,2,3,4...5.

Duyduğu 'Klik!' sesleri arasında mırıldanmaktadır adam...
'İşte, yepyeni bir yazı konusu...
Ve başlık: Fotoğraf Nerde?
...
Yayımlamak ister adam bu fotoğrafları, yeni oluşturduğu Küresel Defter adlı blogunda.
Bir ad düşünür bu yazıya koyacağı fotoğrafa. Düşünür... Düşünür.

'Tamam,' der adam. 'Buldum: Kalbi Kırık Kupa!'

Aşk Ne Renktir, Nasıl Kokar?

'Aşka bir renk yakıştırılsa bu hangi renk olurdu? İlk akla gelen tutkulu kırmızı oluyor, insanın zihninde kırmızı bir kalp imgesi beliriveriyor ya da aşkın sembolü haline gelmiş tek bir kırmızı gül. Aşk yürek kanatır bazen, belki bu yüzden kan kırmızısını yakıştırmışlardır ona, belki de sevdiğini görenin yanakları al al olur diye...'

Logistanbul'da yayımladığı 'Aşk Ne Renktir, Nasıl Kokar' başlıklı yazısında böyle diyor, 'Bir İstanbul âşığı' şair-yazar Güvez. Güvez'in kim olduğundan çok, kalemini hangi konularda yorduğunu ve yoracağını merak edenler için, şu notlar var Logistanbul'un kenar çubuğunda:

'Güvez, Logistanbul okurlarına, kendi İstanbul'larını anlatacak. İlk kez Logİstanbul'da yayımlayacağı yazı ve şiirlerinde, biz okurlarına bazen tutkulu-aşklara, bazen adayıcı-aşklara, bazen birleştirici-aşklara doğru 'uzak yol yelkenleri' açtıracak... Bu yolda sevgi fırtınasına tutulanlar, gelip Logistanbul limanına sığınacak. 'Aşkın-sevgi'nin, bu limandan başka hiçbir limanda görülmemiş tuhaf meltemiyle, yol yorgunu ruhlar ve gönüller dinleniverecek burada bir süre...
Ve ruhların gönülleri, gönüllerin ruhlarıyla buluşup barıştıklarında, tamamlamış olacak bu dünyadaki görevini Logistanbul...'

İçeriğinde Adalet Ağaoğlu ve Ahmet Hamdi Tanpınar'dan İlhan Berk'e, İskender Pala ve Attilâ İlhan'dan, Cemal Süreya'ya, birçok ünlü yazara ilişkin notlar; Aşk Üçgenleri, Kutsal Aşklar, Bekleyişler, Nesneler, Kapılar, Kıyılar, Güller, Güvercinler; yığınla İstanbul Fotoğrafı, Kadınlar, Erkekler, Kara Kuşlar, Karakışlar, Kargalar ve daha birçok şey var.
Çoğu İstanbul'dan, bazıları yurtdışından, 3000'i aşkın konuğu bulunan Logistanbul'da yer alan yazılardan son 5 yazının başlıkları şöyle:
- 'Aşk Ne Renktir, Nasıl Kokar?'
- 'Kedi Ne! Budu Ne!'
- 'Ölesiye'
- 'KendimLe'
- 'İstanbul | 2 Kıta, 2 Âşık ve Günde 4 Mevsim Aşk!'

Love in Bosphorus

spring love
Uzun süredir yayın yaşamını sürdüren Pho2Log, son fotoğraflarını Love in Bosphorus başlığı altında 18 Eylül 2010'da yayımladı.
Pho2Log'un yapımcısı, kendini tanıtırken şunları söylüyor: 'Türkiye'nin İstanbul yöresinde yaşayan, bağımsız bir fotoğrafçı ve editörüm. Elimde kameram sokak sokak dolaşır, Türkiye'nin günü birlik gizli yüzünü bulup göstermeye çalışırım. Doğal yaşam eylemlerini gönlümce araştırıp yorumlamayı çok severim.'

SanFransisco'dan NewYork'a, Almanya'dan Hindistan'a, UzakDoğu'dan Avrupa'ya birçok izleyicisi olan Pho2Log'un, BlogCatalog'dan ...'ya ve daha birçok İnternet fotoğraf dizininde kaydı var.
Pho2Log elliyi aşkın blogdaki 100'e yakın fotoğrafıyla CoolPhotoBlog 2010 yarışması adayları arasında da yer alıyor.

Küresel Defter | Blogculukda Devrim!




Küresel Defter, editör Ömer Çendeoğlu'nun yayımlayıp yönettiği, 'gazete' boyutunda düzenlenmiş, blog nottan yazına, günlükten çeviriye, fotoğraftan şiire pek çok içeriği barındıran, tasarım yönüyle de oldukça farklı bir blogdur.
Tüm içeriğiyle, okurlarının eleştirilerine ve yorumlarına açık olan Küresel Defter, okurlardan gelecek her tür yazıya yer vermeyi de düşünmektedir.

GÜNCEL YAZILAR

GÜNCEL YORUMLAR

ÇOK OKUNANLAR

KÜRESEL DEFTER'İ İZLEYİN!

Facebook

Twitter

FOTOYAZI

kureseldefter.blogspot.com worth
Blogunun değerini öğren